Sınıfın ABC’si

4 Ekim 2008 admin
Birçok Amerikalı saf anlamda birer birey olduklarını düşünmedikleri noktada, kendilerini “orta sınıf”ın birer parçası addederler. Onlara göre bunun kanıtı, bir ya da iki arabaya sahip olmak, ipotekli ev almak, seyahate çıkmak, DVD ya da CD çalarlarla evde eğlenmek, sağlık sigortasına sahip olmak ve çocuklarını koleje göndermektir. Oysa gerçek şu ki arabalarının sahibi bankalardır, seyahatler genelde kredi kartlarıyla gerçekleştirilir, sağlık sigortaları sağlık bakanlığınca karnelendirilir ve binlerce dolara mal olan okul taksitleri gene bankalarca finanse edilir. Ancak gene de tüm bunlar, onların orta sınıf mensubu oluşlarının birer kanıtı olduğu gerçeğine halel getirmez.
Fakat esasında kanıtlar “orta sınıf”ın ideolojik bir yanılsama olduğunu ortaya koymaktadır. Associated Press’in bir yayını için bir makale kaleme alan Karen A. Davis, yıllık yüz bin dolar gelir elde etmeye alışkın üst düzey danışmanların ve müdürlerin anîden işlerini kaybettiklerinde, o orta sınıf yaşam tarzlarının tümüyle yok olduğunu söylemektedir. Eskiden ev sahibi olanlar bugün evsizlerin barınaklarında kalmakta, toplumun çürüğe çıkardığı unsurlar olarak yaşamaktadırlar. Zihinsel hastalıklar, uyuşturucu bağımlılığı ve diğer şanssızlık hikâyelerine rastlanmaktadır. Eski yüksek teknoloji alanında çalışan bir işçi “burada hepimiz eşitiz” demektedir. (Associated Press, 15 Haziran 2001).
“Orta sınıf” miti, hepimizin ücretli işçiler olduğumuz gerçeğini gizlemek için icat edilmiştir. Bu nedenle “hepimiz burada eşitiz” denilmektedir. Ya da Marx’ın tespitiyle, “toplumsal farklılıklar”ın orta ve geçişsel düzeyleri, kapitalizm koşullarında, ekonomik açıdan güvensiz ve istikrarsız hayat koşullarına ideolojik bir istikrar kazandırmak amacıyla, sınıflar arası sınırları daima gizler (Marx, Kapital, 3. Cilt). En alt ile orta sınıfı ayıran yaşam tarzı çizgisi ekonomik bir gerçeklikten çok psikokültürel bir etkidir. Başka bir deyişle, ekonomik ve toplumsal bir dayanak noktası olarak “orta sınıf” fikri toplumsal bir yatıştırıcıdır. Bu fikir, kapitalizmin açığa çıkardığı nesnel toplumsal ayrışmaların keskin ekonomik çizgilerini bulanıklaştırır ve geçim için verilen günlük ekonomik mücadelelerin acısına karşı körleştirir.
Halkın önemli bir bölümü, büyük ölçüde medya, ancak bir o kadar da eğitim, kilise ve mağazaların genel görünümü aracılığıyla Amerika’da hiçbir sınıfın olmadığı hususunda ikna olmuş durumdadır. Herkes eşittir. Bir insanın hayatını biçimlendiren, onun çok çalışması, hırsları ve düşleridir. Ortak görüş, sınıfın eski dünyaya ait, çoğunlukla yeni dünyanın müteşebbisliğinde yeri olmayan, Avrupalının toplumsal bir takıntısı olduğu yönündedir.
Ancak direngen toplumsal gerçeklik insanları Amerika’da da sınıfların olabileceğini onaylamaya zorladığında bile Amerikalılar tüm sınıfların herkesi kapsayan bir büyük “orta sınıf”ın tonları olduğuna inanırlar. Sınıfsal farklılıklar ancak tek bir sınıfın nüanslarıdır. Başka bir deyişle, Amerika’da tek sınıflı bir sınıfsızlık bulunmaktadır. Bu, Amerika’da sınıfların bulunmadığını söylemekle aynı şeydir. Tek sınıflı sınıfsızlık düşüncesi Amerikalıları, ekonomik değişiklikler zenginliğin kaynağını “emek”ten “bilgi”ye dönüştürdüğü ve post-kapitalist bir toplum yaratan yeni bir ekonomi oluşturduğu için artık Amerika’da bir işçi sınıfı bulunmadığına ikna etmek üzere sergilenen daha büyük bir kültürel faaliyetin parçasıdır. Bu yeni toplumun temel özelliklerinden birinin Marx’ın “proletarya”sının “burjuva”laşması olduğu söylenir (Peter Drucker, Post-kapitalist Toplum). Bu, elbette eski “burjuvalaşma” (işçi sınıfının orta sınıfa yükselmesi) teorilerinin geri dönüşümüdür ve hâlihazırda sözde “orta sınıf”ın proleterleştiği gerçeğini gizlemeyi hedeflemektedir. “Burjuvalaşma” teorisi işçi sınıfının “yeni zenginliği” (otomobiller, DVD çalarlar, evler) üzerine kuruludur.
Teori, -insanların üretim araçlarının özel mülkiyeti ile olan ilişkisini belirten- toplumsal bir yapı olarak sınıftan, nesnelerin ve gelirlerin bir envanteri olarak sınıfa çok keskin olmayan bir dönüş üzerinde temellenir. İnsanların sahip oldukları nesnelere odaklanmak, bir sınıfın “sahip oldukları” mutlak ve dolayısıyla statik bir liste değil de tarihsel bir endeks olduğundan “sınıf”ı boş, tarih-dışı bir kavrama dönüştürür. Belli bir zamanda sadece öncelikli bir sınıf tarafından sahip olunan şeyler (örneğin bir otomobil) toplumsal üretim değiştikçe ister istemez tüm sınıfların ortak mülkü hâline gelecektir. Ancak bu nesnelerin başka sınıflarca da satın alınabilirliği onların toplumsal yapısal ilişkilerini değiştirmez. İşçi sınıfı hâlâ işgücünü mülk sahibi sınıfa satmak zorunda olacaktır. Sınıfın envantere dayalı teorisi temel alınsa bile, mülk sahibi sınıf artık, ileri sürdüğümüz gibi, nesnelerin “envanteri” tarihsel olduğundan işçi sınıfının erişimi dışında olan çeşitli lüks nesnelere sahiptir. Daha da önemlisi, bir sınıf diğerini sömürmeye devam eder ve bunu her zaman şiddetli bir biçimde yapar – maaşları ücret değil, örtülü kâr olan CEO’lar artık (20. yüzyıldaki 46 kat farka kıyasla) ortalama bir işçinin ücretinin 450 katı daha fazla kazanmaktadırlar.
Birçok Amerikalı, insanları birbirinden ayıran toplumsal farklılıkların sınıfla bir ilgisi olmadığına inanmaktadır. Bu farklar insanların kendi bireyselliklerinin bir parçasıdır. “Şu, meskût bir kültürel aksiyom hâline gelmiş durumdadır: maddî refah düzeyinin düşüklüğü kişinin kendi suçudur.” (New York Times, 20 Kasım 2000). Yoksulluk, pazarın işleyişinin bir parçası değil de yoksulluk kültürünün sebep olduğu bir şey olarak görülmektedir.
“Bireysellik” toplumsal eşitsizlikler için uygun bir kamuflajdır. Amerikalılar eşitliğe olan kültürel inançlarıyla çelişen büyük ekonomik oransızlıkların vahşî gerçekliğiyle her gün yüz yüze gelseler de kendilerini sınıf kavramsallığı dâhilinde düşünmek onları son derece rahatsız ediyor. Sınıf sanki müphem bir tekinsizliği, hattâ Amerikan karşıtı bir şeyleri çağrıştırıyor.
İnsanlar sınıftan korkuyorlar, zira sınıf, insanları toplumsal ayrımların bireysel dolayısıyla istisnaî ya da arızî ve tesadüfî olmadığı, kapitalizme içkin olduğu gerçeğiyle yüzleştiriyor. Toplumsal farklar ayrıksı değil, sistematiktir. “Sınıf” azınlığın varsıllığının, kasvetli ve boğucu evlerde yaşayan, sağlıksız beslenen, çocuklarını temel eğitim olanaklarından yoksun, vasat ve yıkık dökük okullara gönderen ve sadece ümit ederek ayakta kalan çoğunluğun emeğinin dolaysız sonucu olduğunu teslim etmeye zorluyor. Sınıfsal eleştiri, fakirlerin kötü durumunu zenginlerin sefahatine bağlar. O, kaskatı bir açıklıkla insanın insan tarafından sömürüsü gerçeğini gözler önüne serer, Amerikalıların eşitliğe, demokratik hakkaniyete ve ekonomik adalete olan inançlarının hâkim sınıfın çıkarlarını korumak üzere anlatılmış ideolojik hikâyeler olduğunu gösterir.
Amerika’daki sınıf ayrımları gerçeği sadece kapitalizmin değil, devletin ve devletin kapitalizmi koruyan kurumlarının da (vergi sistemi, ordu, okullar ve mahkemeler) meşruiyetini ortadan kaldırır. Sınıf bu nedenle toplumsal söylemlerde itibarsızlaştırılmalı ya da en azından marjinalize edilmelidir.
Sınıfsal farklılıkların nesnel ekonomisi reddedilemeyeceğinden bu gerçeklik mistifiye edilir ve kültürel değerlere tahvil edilir. Kitle medyası sınıf ekonomisini kültürel konuma, özsaygıya, prestije ve yaşam biçimine tercüme ederek örter. Sınıf, toplumsal mülkiyet ilişkilerinin göstergesidir. Ancak Paul Fussell’in yazdığı Sınıfgibi çok satan kitaplarda sınıf, zarafeti temsil eden alışkanlıklar ve davranışlara, rafine bir şarap zevkine ya da eğitimli bir konuşma üslubuna dönüşür: Fussell’e göre, varisi olduğunuz menkulden bağımsız olarak âit olduğunuz toplumsal sınıf ağzınızı açtığınızda kendini belli eder. Sınıf “klas” olana bükülür. Eğer sınıf sadece bir zarafet, zevk ve muaşeret meselesiyse, herkes -zengin ya da fakir- bu özellikleri kazanabilir. Kitle iletişim araçlarında sınıf mülkle ilişkisiz bir kültürel sofistikelik meselesidir. Paul Fussell’in kitabında insanlar bu nedenle ekonomik olanaklarına göre değil, zevklerine, terbiyelerine ve tarzlarına göre sınıflandırılırlar.
Sınıfın ekonomik gerçekliğini örtbas etme işinde kapitalizm sadece sahibi olduğu kitle iletişim araçlarını cepheye sürmez, aynı zamanda çok daha ileri gidebilen ve sermaye hizmetlerinin bir parçası olarak, örneğin, kültürel analizlerinde sınıf kavramını yeniden inşa eden seçkin kültürel ve toplumsal eleştirmenleri ve akademisyenleri de silâhlandırır.
Feminizm, eşcinsel teori, kültürel çalışmalar ve film eleştirmenliği gibi muhtelif biçimlerinde -birçokları tarafından ilerlemeci düşünüşün bilinç eşiği olarak görülen- günümüz kültür teorisi sınıfa dâir postyapısalcı bir yaklaşımı benimsiyor. Marksist sınıf analizlerinin sanki sınıfın onu başka şeylerden ayıran içsel bileşenlere ve bunun sonucu olarak da açık bir göndergeye (burjuvazi-proletarya) sahipmiş gibi sınıf kavramının özcü bir biçimi üzerinde temellendiğini iddia ediyor. Derrida, de Man ve diğer teorisyenler sınıfın dilsel bir im olduğunu ve tüm diğer imler gibi sınıf denen nesnel bir gerçekliğe olan denkliğinden değil, diğer dilsel imlerle arasındaki oynak farktan türediği için anlamının belirsiz olduğu görüşündeler. Sınıf belirsizdir; açık seçik bir gönderimi yoktur. Sonuç, -marksistlerin iddia ettiğinin tersine- toplumsal ve ekonomik yaşam melezliklerden, söylemlerden ve mecazî farklılık oyunlarından oluştuğu için açık hiçbir sömürücü ya da sömürülenin bulunmadığıdır. Chris Jenks’in Kültür adlı kitabında vardığı sonuç üzere, sınıflar belli dil oyunlarının ve bir kültüre ait söylem biçimlerinin metaforları hâline gelirler ve artık (burjuvazi-proletarya gibi) hiçbir keskin karşıtlık bulunmaz.
Hem kitle iletişim araçları hem de kültür teorisyenleri, siber-kapitalizmdeki toplumsal farklılıkların sınıf olarak analiz edilemeyecek ölçüde karmaşık olduğunu çıkarsarlar. Pakulski ve Waters’ın tespitlerine göre “sınıf ölmüştür”. Tony Blair’in akıl hocası Anthony Giddens’a göre ise halkın tüm yaşamı gelişmiş kapitalizmde artık “çalışma” (üretim) değil, “yaşam tarzı ve zevk” (tüketim) tarafından biçimlendirilmektedir. David Brooks’un çok satan kitabı Bobo’s in Paradise(Bobo Cennette) de sınıfı tüketime âit bir yaşam tarzı olarak tanımlamaktadır. Sınıf, bu tür kültürel tahripler sonucu bir ekonomik kategori olarak nötralize olur ve bir süzülmüşlük, incelik, zarafet, şehirlilik ve güzelden anlama meselesi hâline gelir. Zevk ve yaşam tarzının bir ifadesi olarak bu nötralize sınıf, giderilmesi gereken bir toplumsal sorun olmak yerine, toplumsal yaşama çeşitlilik ve zenginlik katan bir şey olarak görülür. Sınıf ortadan kaldırılmamakla kalmaz, onu ortadan kaldırmaktan bahseden herkes alay konusu olur. Bunun yerine sınıf “problem”i sınıfın, şimdi başarılı olan anlatıcının uzak geçmişine âit anılara dönüşen kişisel başarı öyküleri aracılığıyla popüler kültürel yazında “çözülmüştür” (Rita Felski, Doing Time: Feminist Theory and Postmodern Culture (Zaman Doldurmak: Feminist Teori ve Postmodern Kültür)). Başka bir deyişle, sınıf öznel bir kimliğe, bir “etki”ye indirgenmiştir.
Tüketime bir özgürlük ve eşitlik endeksi olarak odaklanmak toplumsal eşitsizliklerin kaynağını belirsizleştirir. Bu görüşe göre, örneğin, Macy’s’den aynı tişörtü almayı seçen iki kişi metaya ve hizmete görece eşit ulaşabilirlikleri nedeniyle eşittirler. Eşit tüketim onları eşitler. Birçok kültür eleştirmenine göre bu, herkesin artık “orta sınıf” olduğu ya da “bugünlerde herkesin sınıfsız olduğu” anlamına gelir, zira kimliğimiz toplumsal alışveriş ilişkisinde biçimlenir. Alışveriş eşitliği artık toplumsal eşitlik demektir.
Bu tüketim mantığının göz ardı ettiği şudur: eğer Macy’s’den aynı tişörtü alan iki kişiden biri onu satın almak için beş saat diğeri ise sadece yarım saat çalışıyorsa onlar eşit olamazlar. Eşitlik bir üretim meselesidir, tüketim değil, zira değer emek tarafından üretilir. Ancak bu emek-değer teorisi -Mandel’in sorunun kişisel ve psikolojik görünümleri olarak adlandırdığı (Marxist Economic Theory-Marksist Ekonomi Teorisi)- “arz ve talep”e kafayı takmış bulunan ana akım (hâkim sınıf) ekonomistlerince reddedilmektedir. Gerçekte, sınıfa ilişkin günümüz tartışmalarının tümü emeğin değerin kaynağı olduğunu ve emeğe dayalı toplumsal ilişkilerin kişinin hangi sınıfa ait olduğunu belirlediğini inkâr etmektedir.
Sınıfı tüketime dönüştürmek, ileri sürmüş olduğumuz gibi, ABD’de artık bir işçi sınıfının bulunmadığı, herkesin orta sınıf olduğu ideolojik çıkarımına yol açar. Her ne kadar yeni bir fikir gibi sunulsa da bu, işçi sınıfı küçülür ve gücünü yitirirken orta sınıfın oran ve önem olarak büyüyeceğini savlayan eski toplumsal fantezinin son versiyonudur. Eğer işçi sınıfı ABD’de sayısal olarak küçülmüşse, (ki bu çok tartışmalıdır; işçi sınıfı sayıca bütün dünyada çoğalmaktadır) bu ancak daha acımasızca sömürüldüğü içindir, emeğin refahın biricik kaynağı olma rolü herhangi bir şekilde değiştiği için değil.
Emek karşıtı, eşitlikçi tüketim teorisi, insanlara yüksek düzey tüketim ve dolayısıyla sosyal statü bahşeden gelirin sınıfın bizatihi kendisi olduğunu söyler. “Orta sınıf” bu sayede gelir ve tüketim gücü aracılığıyla işçi sınıfından ayrı bir yere yerleştirilir. Ancak sınıfı belirleyen, bir kişinin ne kadar gelir elde ettiği değil, gelirin kaynağıdır. Sadece ücretten mürekkep bir gelir kişiyi işçi kategorisine sokar, kârdan türeyen gelirse mülk sahibi olarak konumlandırır. Bir kişinin hangi sınıfa dâhil olduğu, kişinin kazancıyla değil insanları, temelden çatışan iki konumdan birine, yaşamak için işgücünü satanların ve bu işgücünü satın alanların arasına yerleştiren emeğin toplumsal bölümlenmesinde nerede durduğuna göre, belirlenir.
Kendine has kapitalizm savunusunda Weber, kapitalizmin doğuşunu emekle değil, kültürel değerlerle ilişkilendirir (Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin “Ruh”u) ve teorisini, kârın birikimi üzerinden kapitalizmin gerçekleştirdiği vahşî saldırıyı ifşa eden iki sınıf teorisini kenara atarak “orta sınıf” düşüncesini meşrulaştıracak biçimde genişletir. Weber, sınıfın bir insanın emek ilişkileri (üretim) içindeki konumundan değil, onun pazardaki yaşamsal tercihlerinden (dağıtım) türediğini iddia eder. Ancak pazar sadece hâlihazırda temin edilebilen serveti dağıtır. Sınıf meselesi servetin nasıl dağıtıldığı değil, nasıl üretildiğiyle ilgilidir. Örneğin borsa serveti üretiyormuş gibi görünebilir, oysa o gerçekte sadece işçilerin emeği tarafından üretilmiş olan serveti yeniden dağıtmaktadır. Bu, hâlihazırda işçilerin aktüel olarak ürettiği zenginlikten ziyade kâğıt üzerindeki kârlara dayalı tüm internet sitesi spekülasyonlarının çökmesiyle kanıtlanmıştır. Ancak, yine de bu bize “dağıtım”ın sınıfsal antagonizmaları ve toplumsal eşitsizliği içerdiği için solda en popüler teorilerden biri hâline geldiğini anlatmaktadır (Nancy Fraser, Justice Interruptus: Critical Reflections on the “Postcapitalist” Condition -Adaletin Kesintiye Uğraması: Postkapitalist Durum Üzerine Eleştirel Düşünceler).
Kapitalizmin varlığı kârı biriktirme becerisine bağlıdır. Ancak kâr, ucuza alıp pahalıya satmaktan (pazar ilişkilerinden) kaynaklanmaz. Kârın gerçek kaynağı (teknoloji değil) insanî emek gücüdür. “Orta sınıf” denilen ideolojik yanılsama bu gerçeğin, Marx’ın “çekirdekteki sır” ve üretim koşullarının sahipleri ve dolaysız üreticiler arasındaki dolaysız ilişkideki tüm toplumun “gizli temel”i dediği şeyin üzerini örter (Kapital, 3. Cilt, 47. Bölüm).
İnsan emeği, Engels’in açıkladığı gibi, kullanımı yeni bir değerin doğmasına yol açan kendine özgü bir özelliği olan bir metadır. İşçi sadece ücretinin karşılığını üretmez, aynı zamanda karşılığını alamadığı bir artı-değer de üretir. Kârı ortaya çıkaran -mübadele, teknoloji ya da bilgi değil- artı değerdir. İşgücü ucuzladıkça kâr yükselir. Bu nedenle kapitalistler, mümkün olan en ucuz işgücünü bulmak için dünyanın dört bir yanını dolaşırlar. “Küreselleşme” kâr mekanizmasını gizleyen kolektif-anonim bir teoridir. Eğer teknoloji ya da bilgi birçoklarının inandığı gibi kârın kaynağı olsaydı, Nike’ın Pakistan’a gitmesine ya da IBM’in bilgisayarlarını Tayland’da üretmesine gerek olmazdı.
Sınıf meselesi, işgücü ile neyin ilişkide olduğuyla ilgili bir meseledir. Yaşamak için işgücünü satmak zorunda olan -kâr üreticileri- bir sınıfın, insan emeğini satın alan ve emeğin ürettiği kâra el koyan ise diğer sınıfın üyesidir. Üçüncü bir sınıf, yani “orta sınıf” yoktur. “Orta sınıf” herhangi bir maddî temele sahip değildir: kapitalistlerden maaş adı altında aslında artı değerin bir kısmını sadaka olarak alan eğreti bir sınıftır. Kısaca “orta sınıf”a emeğin ürettiği zenginliğin cüzi bir kısmı daha çok tüketim ve daha yüksek kültürel statü sağlayan böylelikle kendisini “kaba” işçi sınıfından ayırmasına ve hâkim sınıfla politik ve kültürel anlamda eşitlenmesine olanak tanıyan bir maaş olarak verilir.
“Orta sınıf” işçi kütlesinden sınıfsal düşmanlıklara karşı bir toplumsal tampon bölge sağlamak üzere kültürel olarak ayrışan işçi sınıfının bir fraksiyonudur. Orta sınıfın mensupları yine de onları işçilerden ayıran kültürel özellikler stabil bir konum sağlamak için son derece kırılgan olduğundan sarsıntılı bir zeminde dururlar. Yüksek gelirlerini ve evlerini kaybeden yüksek teknoloji işçileri gibi, orta sınıf bir alt sınıfa düşmekten her zaman sadece bir adım ötededir. “Orta sınıf” olmazsa mülk sahipleri ve işçiler arasındaki toplumsal ayrımın keskin belirginliği daha da netleşir ve kapitalizm gerçekte olduğu gibi, sermaye sahibi göreli bir azınlığın çoğunluğun emeğini sömürdüğü toplumsal bir rejim olarak çırılçıplak kalır. “Orta sınıf”, insanlar arasındaki bu barbarca ayrımın çizgilerini bulanıklaştırır.
Aşırılıkları hafifletici bir ortalamaya soğurma işi, çoğunlukla, gerçekte hiçbir etkisi olmayan ama “seçici”ye onu sınıfsal konumu itibariyle diğerlerinden ayıran “biricik bir kimlik” veren sözde tercihlerin yayılarak çoğalması yoluyla gerçekleşir. Ford Taunus yerine bir Saab kullanıyor olmak, iki sürücüye her ikisinin de ücretli olduğu gerçeğini maskeleyen bir kültürel imge sunar.
İnsanların muhtaç olduğu şey daha fazla kültürel kimlik değil, ekonomik eşitliktir. İnsanlar “orta sınıf” mitine inandıkları sürece çok çalışıp yaşam içerisinde ileri gidebileceklerini düşünmeyi sürdürürler. Küçük bir azınlık dışında büyük çoğunluk bunu diğer insanları geriye iterek yapar. Kapitalizm sonucu sıfır olan bir oyundur: herkes muzaffer olamaz ve daima kaybedenler olmak zorundadır.
“Orta sınıf” kültürel özsaygı ve tüketim oyunlarını, kaybetmenin kaba gerçekliğini silikleştirmek üzere kullanır. “Orta sınıf”ın tarihsel rolü artık işçilerden ayrı bir toplumsal sınıf olmadığını ayırt etmek ve kapitalistlerin sadakalarıyla yaşadığını görmektir; işçilerin sömürülmesiyle elde edilen sadakalarla. “Orta sınıf” kültürel kimlik oyunlarını bir yana bırakmalı ve toplumu bütün sınıfsal eşitsizliklerden-sınıfın herhangi bir türünden arındırarak tarih yapmak üzere işçilerle dayanışmalıdır.
“Orta sınıf”ın icat edilmesinin tek bir sebebi vardır: toplumsal güvenliği ve üsteki on binin iktidarını artırmak.” (Marx, Artı-Değer Teorileri).
Teresa L. Ebert
Mesut Zavarzâde

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>