Berkin ve Haydutlar

17 Mart 2014 admin

Bakkaldan ekmek almak mı daha “masum” bir iştir yoksa “devlete ve devlet güçlerine taş atmak” mı? Bu soru bütün bir tarih boyunca insanlığın önüne konulan en temel ahlâkî soruların başında geliyor. Cevaplar ise sanıldığının tersine, hiç de “masum” değil ve bize gücün ahlâkı ile güçsüz-zayıfların ahlâkı arasındaki farkı verir. Bugün bir cinayetin ardından bir kez daha işte bu politik ahlâk sorusuyla baş başayız ve iktidar bize neyin masumiyet, neyin isyan olduğu konusundaki kendi ahlâkını belletmeye çalışıyor. Tabiî ki öldürme yetkisinin sınırlarını doğru tayin ettiğini göstermek için: Bu sorunun 15 yaşında bir çocuğun, Berkin Elvan’ın “öldürülebilir mi” yoksa “öldürülemez mi” sorusuna tekabül ettiğini de fark ediyoruz değil mi? İşte bundan dolayı iktidar sahipleri bize Berkin’in ekmek almaya gitmediği haberini vererek onun masumiyetinin devlete taş atan bir isyankârlıkla lekelendiğini ispatlamaya uğraşıyor. 

Haydut ve Devlet
Hah işte orada durun! Yasalardan dem vurabilirsiniz. Ama masumiyet ve politik ahlâk, yetkinizin dışındadır! Berkin veya bir başkasının attığı veya atmış olabileceği taşı binlerce kat etki yaratan silâhlarla yapan sizler nasıl olup da utanmadan masumiyet üzerine konuşabilirsiniz? Size, şiddet araçlarınıza, nobran dilinize, her şeyi kendi çıkarlarınıza ve iktidarınıza uygun hâle getirmeye yönelik önü alınamaz iştahınıza karşı koymanın ekmek almaktan daha az masum olduğunu aklımız ve ahlâkımızla oynamadan nasıl ileri sürebilirsiniz? Bizi, katledilen Berkin’in ekmek almaya gittiğini ispat etmeye zorlamak, sizin bir ahlâkî meseleyi bir iktidar oyununa çevirdiğinizi göstermez mi? Bütün bu çirkin iktidar oyunlarınıza karşı mücadele etmenin ekmek almaya gitmekten daha masum bir eylem olduğunu yüzünüze söylemenin zamanı gelmedi mi hâlâ? Şöyle anlatalım.
Aziz Augustine, Tanrı Şehri yapıtında haydutluk ile devlet arasındaki ilişkiyi pek güzel açıklar. Şöyle: “Haydut çetelerinin küçük krallıklardan ne ayrılığı var? Soygun işinde, haydutları çetenin başı yönetir ve talan edilen mallar çetenin yasalarına göre bölüşülür. Eğer bu serseri kılıklı adamlar ilerleyip kaleler kurar, kentleri ele geçirir ve komşu ülkeleri fethetmeyi başarırlarsa, bunların kurdukları hükümete artık haydut çetesi denmez, daha ince bir söyleyişle krallık denir. Onlara bu ad eski eylemlerinden vazgeçtikleri için verilmiş değildir. Şimdi onlar yasalardan korkmadan böyle eylemlere girişirler de onun için…”
İktidar ve güç olmanın “yasal” olmakla beraber, “masum” olmak sonucunu doğurmayacağını bize söyleyen bu satırlar yol göstericidir. Soygun, talan ve cinayetin ülke boyutuna kadar genişleyen ve yaygınlaşan hükmüne yasa ve devlet denildiğini haber veren bu klasik teşhis, tüm zamanların en öğretici metinlerinden birisinden yükseliyor. Sonraki yüzyıllar boyunca yasaların ve devletin âdil olduğuna dair ne kadar ikna edilmeye çalışıldıysak da toplumun sağduyusu ve bilgeliği hep tersini söylemekte ısrar etti. Hatta modernliğin tüm o hukukçu ve devlet adamlarının bizi aralıksız ikna etme çabalarına rağmen yaşadığımız bütün tecrübeler, devlet karşısında mücadele etmenin aynı zamanda bir haydut karşısında mücadele etmek olduğunu acı biçimde gösterdi. Her gün yaşadığımız gündelik olaylar, gücün, zenginliğin ve nüfuzun devlet ve kurumlar katına hep ayrıcalıklar olarak yansıdığını bize öğretti, zayıflar, yoksullar ve yoksunların adalet taleplerinin ise sürekli olarak gayrimeşrulukla sorgulandığı bir çaresizlik girdabında boğulmaya çalışıldı. Sadece devletin ve kurumlarının toplumu “yasalar” bahsi ve vesilesiyle ezdiği bir süreçler bütününden bahsetmiyoruz. Aynı zamanda kurumların kendilerinin bütün bir mensupları açısından yaygın bir şiddet üretmesinden de bahsediyoruz. İstisnasız bütün kurumlar masumiyet temelinde değil, “egemen karar”lar temelinde yönetiliyor. Halka karşı zehirli gazın ne zaman kullanılacağını yasalar ve masumiyet değil, egemenin kararları belirliyor. Ya da hukuk ve adaletin emanet edildiği adliyeler bahsini ele alalım. Bu kurumlar da bütün gündelik hayat alanları ile; kadro dağılımından tutun da araç-edevat dağıtımına, kaynakların kullanımından terfi ve tayinlere kadar her şey yasa ve masumiyet temelinde değil, “egemenin karar ve iradesi” ile belirleniyor ve böylece bütün mensuplarını bu şiddetin mağduruna dönüştürüyor. Aynı durum emniyet kurumu açısından da geçerli ki halka karşı gaz kullanma yetkisi verilen polis memurunun kendisinin gazdan zehirlenip hayatını kaybetmesi de bu kurumun kendi mensuplarının dahi şiddetin aynı zamanda mağduruna dönüştüğünü gösteriyor. İktidara terfi ederek kendilerince “yasal”laşan ama masumiyetten uzaklaşan haydutların eylemlerinin her gün yüzümüze çarpılan bu gerçeğini görmeyen bir demokrasi mücadelesi boş laftan ileri gidemez. Velhasıl, öncelikle Berkin’i iktidarın bu masumiyet alanına taşımaktan vazgeçmemiz gerekir.
Ve Berkin’in Ölümü
Gelelim bütün bu şiddet dünyasını yöneten devlet makinesinin, bizimle Berkin nezdinde masumiyet yarışına girmek ısrarına. Burada sorun, ne yazık ki, sadece Berkin’in öldürülmesiyle bitmiyor. Aynı zamanda onun kaybının toplumun genel yasına dönüşmesine karşı verilen kabile direncinin ne kadar yıkıcı ve çirkin hâle geldiği sonucunu da doğuruyor. Yoksulların ve güçsüzlerin adalet çığlığı devletin katlarında hiçbir biçimde karşılık bulamazken, aynı anda adalet bekleyenlerin masumiyet dışına itildiği bir mekanizma devreye giriyor. Yasalar ve iktidar yoluyla kurdukları masumiyet yarışı, tarihin en kirli oyununun da zeminine dönüşüyor. Böylece masumiyet, iktidarların en çirkin oyunlarını sahneledikleri bir gösteri hâline geliyor. Oysa bu oyunda masum kalmak için çırpınmak, bütün masumiyetin yitirilişiyle eşdeğer olacaktır. Şunu bir kenara yazalım: masumiyet ve isyan, zannedildiğinin tersine, daima yan yana oldu. Çünkü iktidar beklentilerinin, güç ve zenginlik tutkularının işlemediği tek yer orasıdır ve güçsüz/yoksulların dünyasında ekmek almak da taş atmak da kendi masumiyet ölçülerini kendi hâlleriyle taşır. Berkin’in, Mısırlı Esma’nın ve dahi İsrail’e karşı eline taşı alan Edward Said’in var oluşları, hiçbir iktidar hesabına indirgenemeyecek kadar insanlık hâlini derinleştiren hâllerdir.
Ve şimdi yeniden başa dönelim. Ekmek almak mı daha masum bir eylemdir yoksa “taş atmak” mı? Cevap çok basittir. Yoksulların ve güçsüzlerin çığlığının duyulmadığı yerde “ekmek almak” da ve dahi eline “taş almak” da halkın yaşam hâllerinin türlü türlü dışavurulduğu bir eylem ve varoluş hâlidir. Berkin’in hangi hâliyle can verdiğinin sorgulanması, onun masumiyetini değil, sorgulayanın masumiyetini ucuz bir iktidar oyununun sofrasında tüketmeye hazır olduğunu gösterir sadece…
Berkin’e gelince. Dünyanın bütün güzel dualarıyla nur içinde yat sen Berkin. Bize bin yılların gerçeğini bir kez daha öğretip doğru yerde durmamızı sağladığın için…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>