Erciş-Haftanin Hattı

26 Ekim 2011 admin
Ordu, 17 Ağustos depreminde de çok tartışılmıştı. Askerin ilgi göstermediği, yerinde ve zamanında bir müdahaleyi örgütlemediği sıkça telaffuz edilmişti. Bugün de Erciş depreminde askerin sadece hırsızlığa karşı bekçilik görevi ifa ettiği söyleniyor. Polis ise BDP kaynaklı destekleri engellemekle görevlendirilmiş gibi görünüyor.
Kimi isimler, ordunun “budunsal bir kan örgütlenmesi” olarak özünde sahip olduğu “ilkel sosyalizm”i, kimileri ise kapitalizme ilericilik atfederek, ordudaki “feodal gericiliği” öne çıkartıyorlar.
Ama sanki Altan Tan’ın ifadesi ile Peygamber ile birlikte Emevilere kadar kurulu, resmî bir ordunun bulunmayışı daha anlamlı. Dönemi anlatan kayıtlara göre, herkes savaşçılık faaliyetinin içinde. Kısa süreli eğitim ardından savaş anında örgütlenen bir ordudan söz ediliyor ilgili dönem için. Yani bugünün resmî söylemi aleyhine, tarihte hiçbir zaman bir “peygamber ocağı” olmamış.
Kemalist cenahta dahi ordunun halktan kopukluğunu eleştiren isimlere rastlamak mümkün. 17 Ağustos’ta askerle ilgili eleştiriler de bu türden yargılardan beslendi. Fildişi kulelerinde, halkın dertlerinden bihaber bir kesimin deprem gibi bir olaya tepkisiz kalması gayet doğaldı. Bugün Cumhuriyet mitinglerinde yer alan tabandaki isimler bile ilgili mitinglerin asker eliyle maniple edildiğini ve yanlışa sürüklenip akim kaldığını söylüyorlar.
Paşaların istifasını bugüne dek “irtica”ya karşı tek güvendikleri dağ olarak gördükleri ordunun çözülmesi minvalinde değerlendirip hüsrana uğrayan Aleviler de benzer sözler sarf ediyorlar artık.
İlkel sosyalizm ya da feodalizm değerlendirmeleri, kimi gerçekleri ihtiva etmesine karşın, abartılı ve anakronik.
Ellilerin gerçeğinde kısmen Menderes eliyle fukaralaşan ordunun fukara işçi ve köylünün safına düşüp devrimcileşmesi muhtemeldi ama özellikle 12 Eylül sonrası Amerika ile kurulan ilişkiler sonucu palazlanan iktisadî ve toplumsal bir kurumdan söz ediliyorsa eğer, farklı bir analiz gerekiyor demektir.
Altmışlardaki yan yana düşme, ordu bünyesinde devrimci bir hattın açılmasını koşulladı. Seksen sonrası bu hat tasfiye oldu. Artık kendi evlerinde bile ülke ve dünya meselelerinden bihaber gençler yetiştiren bir ordu var elimizde. Ordu, sermaye için hayli ucuz işgücünün disiplini ve idaresi için aslî bir model olarak iş görüyor.
Tek varoluş zemini, kendisini koşullayan milliyetçi güdülerin kesişimi olarak, Kürt hareketi. Türk ordusu, Kafkaslardaki Ermeni, Balkanlardaki Grek, Bulgar ve Arnavut millî hareketlerine inat, düşman ve hasetle oluşturulmuş bir milliyetçilikle yoğruldu. Kürt hareketine karşı yürütülen kontrgerilla taarruzunda bu iki kanal birleşti: Kürt, hem Ermeni hem de Yunan’dı.
Liberallerin tasfiye olduğunu söyledikleri vesayet bu ordunun vesayeti değil. Politika üzerindeki gölge bir miktar kalktı. Erdoğan paşa üniforması giydi, zulme abdest aldırdı ve mazlumun üzerine yürüdü. Ama aynı milliyetçiliğin koşulladığı egemenlerin zor silâhı, tüm kudretiyle, yerinde. Eskiden bir yerdeydi şimdi her yerde ve herkeste…
Bugün deprem sonrası bu türden gelişmeleri müteakip sunulan dış yardım teklifleri reddedildi. Hem ülkenin dünya aynasındaki “yüce” görüntüsüne halel getirmemek hem de depremin “Wan”da yaşanmış olması karşısında kendi hükmünü yürütmek istediğinden bu teklife red cevabı verildi.
Müge “Zanlı” gibi polislerin avama ilişkin ve avama dair tepkiyi tüm rezilliği ile dillendirebilmesindeki cesaretin kaynağı da buradaydı. O, teklifin reddedilmesi ve BDP’yi bölgede sıkıştırma siyasetinde Ak Parti ve devletin halk nezdinde elini güçlendirmek için sahneye çıkartılıyordu. Devlet ak, parti devletti artık. Soğuk savaşın salvolarından yorulmuş devlet temize çekiliyor, tek parti olarak örgütleniyordu. “İleri demokrasi” buydu.
Bir yanıyla yardım konusunda acz içinde kalan devletin halk aynasındaki itibarının düşmemesi için Kürt kartı masaya sunuluyordu. Deprem bile Kürd ile savaşın bir piyonu olabiliyordu.
Devlet devletti ve ondan insanî tepkiler beklemek yersizdi. Mesele, ordulaşan bir halkın salt ilkel bir “sosyalizm”e ya da liberal bir “feodalizm” eleştirisine maruz bırakılmasıydı.
Erciş depremi ile ilgili haberlere bin tanklık, on bin kişilik sınır ötesi operasyon haberleri eşlik etti. Devlet takdir-i ilahi oldu ve Kürd’ün hayatına kastettiğini deprem metaforuna başvurarak açığa vurdu.
Cenazelerde sallanan al bayrakta kanı olan bir milletin haklarından mahrum bırakılmasına karşın, o millet hain ilân edildi. Hainin ise ekmeğe ve çadıra lâyık olması düşünülemezdi. O ancak bombardıman altında “barınabilir” ve sadece kurşun yiyebilirdi.
Devlet, bugün BDP yardımlarını engelleyerek kendi önceliklerini dayatma imkânı buldu. Çukurca ardından düştüğü çukurdan deprem altında ezilen Kürd’ün cesedine basarak çıkmaya çalıştı.
Devlet, Erciş’teki aczini Kürd düşmanlığı ile örtbas etmek istedi. Bölgedeki BDP örgütlenmesini günah keçisi kılıp aciz kılmak için enkaz altındaki ve dışındaki mazlum halkı görmezden geldi. Kara harekâtındaki “çekince” ile Kürd’e bir kez daha kin kusarak adım atmaya niyetlendi. Çukurca’nın intikamı Erciş ile alındı. Erciş-Haftanin hattında olan fukara halka oldu. Halk, BDP’li bir belediye başkanı seçtikleri için cezalandırıldı. Böylelikle devlet halkla PKK’yi ayrıştırabileceğini düşündü. Jeolojik fay politize edilip PKK ile halk arasına yerleştirilmeye çalışıldı.
(…)
Hava soğuyor… Zemheri bastırıyor. Halk depremin sonuçlarına karşı direniyor.
Ve devrim, deprem gibi, halkın güçlü adımlarıyla vura vura geliyor. Zemheri dağılıyor ve bahar geliyor!
Eren Balkır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>